28 Ocak 2010 Perşembe

SERV ANTLAŞMASI (10 Ağustos 1920)

I. Dünya Savaşı’nın galipleri 18 Ocak 1919’da Paris’te toplanarak savaş sonrası barışı görüşmeye başlamışlardı. Yenilen devletlerle tek tek antlaşmalar yapıyorlardı. Osmanlı Devleti hariç diğer yenilen devletlerle barış yapılmıştı. Sadece Osmanlılarla gizli anlaşmaların uygulanmaması nedeniyle çıkan anlaşmazlık sonucu imzalanmamıştı. Büyük devletler San Remo’da 18-26 Nisan 1920’de toplanarak Osmanlı ile yapılacak barışı görüşmeye başladılar. Toplantıya gözlemci olarak katılan Tevfik Paşa taslağın devlet tasfiyesi olduğunu belirtmişti. Bu ortamda İstanbul Hükümeti bir olağanüstü kurul toplayarak (Şüray-ı Saltanat) bu barış taslağını kabul etti. Sevr’in kabul edilmesinde Yunanlıların doğu Trakya ve Batı Anadolu’’da harekete geçmeleri de etkili olmuştur. Sonunda 10 Ağustos 1920’de anlaşma imzalanmıştır.


A) Sevr Antlaşması'nda Sınırlar


Yunanistan'a, Trakya ve Batı Anadolu


Fransa'ya, Sivas, Malatya, Adana, Urfa, Antep, Maraş ve Suriye


İngiltere'ye, Musul dahil Irak ve Arabistan


İtalya'ya, Güneybatı Anadolu verilecek.


Osmanlı'ya, Giresun, Ordu, Samsun, Tokat, Amasya, Sinop Çorum, Kayseri'nin doğusu, Çankırı, Ankara, Eskişehir, Bolu, Zonguldak ve Bilecik Osmanlı Devleti'nde kalacak.


Adalar'dan:


İtalya'ya, Rodos ve Oniki Ada,


Yunanistan'a, Diğer adalar bırakılacak.


Doğu Anadolu'da:


Bir Ermeni Devleti, bir de Kürt Devleti kurulacak.



B) Siyasi Hükümler


1. Boğazlar ve İstanbul: İstanbul, Osmanlı Devleti'nin başkenti olacak.


2. Osmanlı, azınlıkların haklarını koruyamazsa İstanbul Osmanlı'nın elinden alınacak.


3. Boğazlar, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak.


4. Boğazlar, Boğazlar Komisyonu tarafından yönetilecek, komisyonun ayrı bir bayrağı ve bütçesi olacak.


5. Azınlıklar: Azınlıklara her milletten ve Türkler'den fazla hak verilecek.



C) Askeri Hükümler


· Mecburi askerlik kaldırılacak.


· Asker sayısı 50,700'ü geçmeyecek.


· Orduda ağır silah bulunmayacak.


· Deniz gücü 13 küçük gemiyi geçmeyecek.



D) Ekonomik Hükümler


· Osmanlı Maliyesi, İtilaf Devletleri'nin kontrolünde bulunacak.


· Bütçeyi İngiliz, Fransız, İtalyan ve Türkler'den oluşan bir komisyon belirleyecek. Osmanlı üyeleri bu komisyonda yalnızca danışman olarak bulunacak.


· Osmanlı Devleti savaş tazminatı ödeyecek.


· Kapitülasyonlar yeniden yürürlüğe girecek ve bütün devletler yararlanacak.



Sevr Antlaşması'nın Önemi:


· Sevr Antlaşması ile Osmanlı yok sayılmıştır.


· Osmanlı Devleti Sevr ile başka devletlerin yönetimine bırakılmıştır.


· Galip Devletler Osmanlı'yı aralarında paylaşmışlardır.


· Azınlıklara geniş haklar verilmiş, Türkler'in kendi vatanındaki hakları kısıtlanmıştır.


· Mebusan Meclisi dağıtıldığından antlaşma onaylanmamış ve uygulanamamıştır. Bu yönüyle Sevr, 1878 Yeşilköy (Ayastefanos) Antlaşması'na benzer.


· Yunanlar antlaşmayı onaylatmak için Batı Anadolu'da ve Trakya'da ilerleyişe geçmişlerdir.


· İngilizler Bandırma ve Mudanya'ya asker çıkarmıştır.


· Sevr'in imzalanması, milletin Milli Mücadele'ye olan inancını arttırmıştır.


Not : TBMM, Sevr'i imzalayanları vatan haini ilan etmiştir. TBMM Sevr'in yerine Lozan Barış Antlaşması'nı imzalamıştır.


Daha fazla konu anlatımı için http://tahtakalem.net/ i ziyaret edebilirsiniz.


TBMM'NİN AÇILMASI (23 Nisan 1920)

İtilaf Devletleri'nin İstanbul'u işgal etmesi ve Mebusan Meclisi'nin kapatılması üzerine M.Kemal, bir genelge yayınlayarak Ankara'da olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin toplanacağını bildirmiştir.
Genelgede seçim yapılarak her sancaktan 5 delegenin 15 gün içinde Ankara'ya gelmesini istemiştir.
Olağanüstü Yetkilere Sahip Meclis 23 Nisan 1920'de açılmıştır.

Meclis üç gruptan oluşmuştur:

1. Seçimle belirlenenler,
2. Kapatılan Mebusan Meclisi'nden gelenler,
3. Sürgünden dönen 14 milletvekili.

Not : Meclis 120 milletvekili ile toplanmıştır. Milletvekili sayısı zamanla 390'a çıkmıştır. Üyeler çok çeşitli mesleklerden oluşmuştur.

Mustafa Kemal'in Önergesi (24 Nisan 1920):

1. Hükümet kurmak gereklidir.
2. Geçici kaydıyla bir hükümet reisi tanımak veya padişah vekili atamak doğru değildir.
3. TBMM'nin üstünde güç yoktur.
4. TBMM, yasama ve yürütme yetkisine sahiptir.
5. Meclisten ayrılacak bir kurul meclise vekil olarak hükümet işlerini görür.
6. Meclis başkanı, hükümetin de başkanıdır.
7. Padişah ve halifenin durumu, bulunduğu baskıdan kurtulduktan sonra Meclis tarafından görüşülecek ve durumları belirlenecektir.

Önemi:

TBMM'nin açılması ile yeni Türk Devleti kurulmuştur.
'Geçici bir hükümet reisi tanımak doğru değildir' denerek meclisin bağımsızlığı ve devamlılığı belirtilmiştir (2.madde).
TBMM'nin üstünde güç olmadığı belirtilerek İstanbul Hükümeti yok sayılmıştır (3.madde).
İlk TBMM'de 'güçler birliği ilkesi' ve 'Meclis Hükümeti Sistemi' kabul edilmiştir (4.madde).
Bu önerge 20 Ocak 1921 Anayasası kabul edilinceye kadar Meclisin çalışma esaslarını belirlemiştir.
'Türkiye Büyük Millet Meclisi' adının kullanılması, kurulan yeni devletin milliyetçi düşünceler taşıdığını ve Türk milletine dayandığını ortaya koymaktadır.

I.TBMM'nin Özellikleri

TBMM'nin açılması ile Temsil Kurulu sona ermiştir.
TBMM, Meclis Hükümeti Sistemi ile çalışmıştır.
TBMM, kurucu meclistir. Ancak ulusal birliğin dağılmaması için 'Olağanüstü Yetkilere Sahip Meclis' adı kullanılmıştır.
'Milli Egemenlik' ilkesi gerçekleşmiştir.
İlk meclis, çok farklı görüş ve mesleğe sahip kişilerden oluşmuştur. Bu kadar farklı görüşe sahip insanları bir arada tutan düşünce 'yurdun bağımsızlığını' kurtarma düşüncesidir.
TBMM, Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasını sağlamıştır. Zor koşullar altında yıpranan meclisin 1 Nisan 1923'te yenilenme kararı alınmış, 11 Ağustos 1923 tarihinde II.TBMM açılmıştır.

I.TBMM'nin Gerçekleştirdiği Çalışmalar

TBMM açılmıştır (23 Nisan 1920).
Hıyanet-i vataniye Kanunu çıkarılmıştır (29 Nisan 1920).
İstiklal Mahkemeleri kurulmuştur (11 Eylül 1920).
TBMM ilk anayasası olan Teşkilat-ı Esasiye'yi kabul etmiştir (20 Ocak 1921).
İstiklal Marşı kabul edilmiştir (12 Mart 1921).
Saltanat kaldırılmıştır (1 Kasım 1922).
İzmir İktisat Kongresi toplanmış ve Misak-ı İktisadi kabul edilmiştir (18 Şubat-4 Mart 1923).
Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştır (24 Temmuz 1923).

Teşkilat-ı Esasiye (1921 Anayasası - 20 Ocak 1921)

Yunan ilerleyişi devam ettiğinden bir anayasa çıkarılması zorlaşmıştır.
I.İnönü Savaşı'nın kazanılması üzerine M.Kemal bir önerge yayınlamıştır (13 Eylül 1920).
Teşkilat-ı Esasiye adındaki bu önerge Türk Devleti'nin ilk anayasası olmuştur (20 Ocak 1921).
23 esas ve bir ek maddeden oluşmuştur.
Kanun-i Esasi'nin Teşkilat-ı Esasiye ile çelişmeyen bölümleri yürürlükte kalmıştır.
Türkiye Devleti'nin ilk anayasasıdır.

1921 Anayasası'nın Maddeleri

1. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
2. Kanun yapmak (yasama) ve yürütme yetkisini kullanmak milletin tek ve gerçek temsilcisi olan TBMM'ye aittir.
3. Türkiye Devleti TBMM tarafından yönetilir ve hükümet 'TBMM Hükümeti' adını alır.
4. TBMM, iller halkınca seçilen üyelerden oluşur.
5. TBMM'de seçim iki yılda bir yapılır.
6. TBMM, hükümeti seçtiği vekillerle (bakanlarla) yönetilir.
7. Şer'i hükümlerin uygulanması TBMM'ye aittir.
8. Meclis başkanı hükümetin de başkanıdır.

Önemi:

Yeni Türk Devleti'nin kuruluşunun siyasi ve hukuki belgesidir.
Güçler Birliği İlkesi kabul edilmiştir.
Türk tarihinde ilk kez egemenlik ulusa verilmiştir.
Meclis içinde İstiklal Mahkemeleri kurulmuş ve yargı gücü de kullanılmıştır.
Ulusal birliğin bozulmaması için devletin rejimi belirtilmemiştir.
TBMM, yaptığı anayasa ile Kurucu Meclis özelliğini göstermiştir.
Meclis Hükümeti sistemi kabul edilmiştir.
Şer'i hükümlerin TBMM tarafından yerine getirilmesi kabul edildiğinden 1921 Anayasası laik bir anayasa değildir.
1921 Anayasası, 1924 Anayasası'nın ilanına kadar yürürlükte kalmıştır.

1921 Anayasası'nda Yapılan Değişiklikler

Devletin rejiminin cumhuriyet olduğu belirtilmiştir (1923).
Cumhuriyetin ilanı ile Meclis Hükümeti Sistemi sona ermiş Kabine Sistemi'ne geçilmiştir.

TBMM'YE KARŞI ÇIKAN AYAKLANMALAR

Nedenleri:

İstanbul Hükümeti'nin TBMM aleyhine yayınladığı fetva.
M.Kemal ve arkadaşlarının gıyabî olarak idam istemiyle yargılanmaları.
İstanbul Hükümeti'nin Anadolu üzerinde otorite kurmak istemesi.
İstanbul Hükümeti'nin Milli Mücadele'yi İttihatçı ve Bolşevik olarak nitelendirmesi.
İtilaf Devletleri'nin Milli Mücadele'nin Padişah ve Halifeye karşı yapıldığı şeklindeki propagandaları.
İngilizler'in boğazların iki tarafında da tampon bölge oluşturmak istemeleri.
Asker kaçaklarının otorite boşluğundan yararlanmak istemeleri.
Bazı kişilerin manda ve himaye istemesi.
Azınlıkların işgallerden yararlanarak bağımsız devlet kurma çabaları.
Kuva-yı Milliye birliklerinin disiplinsiz hareketleri.
Bazı Kuva-yı Milliye birliklerinin Düzenli Ordu'ya katılmak istememeleri.


A)İstanbul Hükümeti'nin Neden Olduğu Ayaklanmalar

1) Anzavur Ayaklanması

Jandarma emeklisi Binbaşı Ahmet Anzavur tarafından çıkarılmıştır.
Balıkesir, Biga, Gönen, Manyas ve Susurluk çevresinde yayılmıştır.
Ayaklanmayı Çerkez Ethem bastırmıştır.

2) Kuva-yı İnzibatiye (Halifelik Ordusu) Ayaklanması

Kuva-yı Milliye'ye karşı İngilizler'in yardımları ile kurulmuştur.
İzmit ve Geyve çevresinde etkili olmuştur.
Ayaklanma Ali Fuat Paşa tarafından bastırılmıştır.
Kuva-yı İnzibatiye birliklerinin bir kısmı Kuva-yı Milliye'ye katılmıştır.


B)İstanbul Hükümeti ve İşgalci Devletlerin Kışkırtmaları İle Çıkarılan Ayaklanmalar

1) Bolu, Düzce, Hendek ve Adapazarı Ayaklanmaları

Boğazların kontrolünü sağlamak için İngilizler'in desteği ile çıkarılmıştır.
Ayaklanma, Çerkez Ethem'in yardımları ile Ali Fuat Paşa ve Refet Bey tarafından bastırılmıştır.

2) Yozgat Yenihan Ayaklanması

Osmanlı Hanedanı'na bağlı ayanlardan olan Çapanoğulları Yozgat'ta, Aynacıoğulları ise Zile'de ayaklanmışlardır.
Çerkez Ethem ayaklanmayı bastırmaya çalışmış, ancak Yunan ilerleyişi başladığından Batı Cephesi'ne geri çağrılmıştır.
Yıl sonunda ayaklanma merkezden gönderilen güçler tarafından bastırılmıştır.

3) Afyon Ayaklanması

Yunanlar'ın kışkırtması sonucu Çopur Musa Afyon'da 'Din elden gidiyor' diyerek ayaklanmıştır.
Kuva-yı Milliye güçleri ayaklanmayı bastırmıştır.

4) Konya Ayaklanması

Delibaş Mehmet, hükümet binasını basmış ve binaya el koymuştur.
Milli güçler tarafından ayaklanma bastırılmıştır (22 Kasım 1920).

5) Milli Aşiret Ayaklanması

Urfa Viranşehir'de Fransızlar'ın kışkırtmaları sonucu ayaklanmışlardır.
Ayaklanma Kuva-yı Milliye tarafından bastırılmıştır.

6) Ali Batı Ayaklanması

Midyat ve Nusaybin çevresinde çıkmıştır.

7) Şeyh Eşref Ayaklanması

Bayburt'ta çıkmıştır.

8) Koçkiri Ayaklanması

Erzincan, Zara ve Koçkiri çevresinde çıkmıştır.

9) Cemil Çeto Ayaklanması

Garzan ve çevresinde çıkmıştır.


C)Azınlıkların Çıkardığı Ayaklanmalar

1) Rum Ayaklanmaları

Rumlar, Trabzon'da Pontus Rum Devleti'ni kurma düşüncesiyle ayaklanmışlardır.
İngilizler tarafından desteklenmiştir.
Kurtuluş Savaşı boyunca en uzun süren ayaklanma, Pontus Rum ayaklanmasıdır.
Ayaklanma Şubat 1923'te bastırılabilmiştir.

2) Ermeni Ayaklanmaları

Fransızlar'ın desteği ile Ermeni İntikam Alayı Adana ve çevresinde katliamlar yapmıştır.
Ayaklanma Güneydoğu Anadolu'ya yayılmıştır.
Milli Mücadele'nin kazanılması ile ayaklanmalar bastırılmıştır.


D)Kuva-yı Milliye Taraftarı Olup Sonradan Ayaklananlar

1) Demirci Mehmet Efe Ayaklanması

Denizli, Burdur, Dinar ve Çal çevresinde çıkmıştır.
Ayaklanmayı I.İnönü savaşından önce Refet Bey bastırmıştır (30 Aralık 1920).

2) Çerkez Ethem Ayaklanması

Kütahya, Gediz ve Demirci çevresinde çıkmıştır.
Çerkez Ethem, I.İnönü Savaşı sırasında Düzenli Ordu'ya saldırmıştır.
I.İnönü Savaşı'ndan sonra ayaklanma bastırılmıştır (24 Ocak 1921).
Çerkez Ethem ve arkadaşları Yunanlar'a sığınmıştır.


TBMM'NİN AYAKLANMALARA KARŞI ALDIĞI ÖNLEMLER

Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkarılmıştır (29 Nisan 1920).
İstiklal Mahkemeleri kurulmuştur (11 Eylül 1920).
İstanbul Hükümeti ile tüm ilişkiler kesilmiş, İstanbul'dan gelen evraklar geri gönderilmiş, İstanbul Hükümeti'nin yaptığı her türlü iş yok sayılmıştır.
Düzenli Ordu kurularak Kuva-yı Milliye birlikleri kaldırılmıştır.
İstanbul Hükümeti'nin çıkardığı fetvaya karşılık, Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi tarafından karşı fetva yazılarak Milli Mücadele'nin haklılığı halka duyurulmuştur.

Ayaklanmaların Sonuçları:

Kurtuluş Savaşı uzamıştır.
Milli Mücadele'nin kazanılması gecikmiştir.
Yunanlar, Anadolu'da ilerleme fırsatı bulmuştur.
Boş yere kardeş kanı dökülmüştür.
TBMM gücünü, ayaklanmaları bastırmak için kullanmıştır.
TBMM, tüm ayaklanmaları bastırarak Anadolu'da otoriteye hakim olmuştur.

Not : Hıyanet-i Vataniye Kanunu ve Şeyh Said İsyanı olayıyla ilgili çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu, amaç bakımından birbirine benzer.


İSTİKLÂL MAHKEMELERİ (11 Eylül 1920)

Kuruluş Nedeni:

TBMM'ye karşı ayaklanmaların çıkması.
Anadolu'da eşkıyaların çoğalması ve iç güvenliği tehdit etmeleri.
Kuva-yı Milliye birliklerinin düzensiz hareket etmeleri.
Askerden firar edenlerin artması.
TBMM'nin tüm yurtta otoriteyi eline almak istemesi.

Hıyânet-i Vataniye Kanunu kabul edilmiştir (29 Nisan 1920).
İstiklâl Mahkemeleri kurulmuştur (11 Eylül 1920).

İstiklâl Mahkemeleri'nin Özellikleri:

Mahkeme kararlarında temyiz hakkı yoktur.
Mahkeme üyeleri TBMM üyeleri arasından seçilmiştir.

İstiklâl Mahkemeleri'nin Yararları:

Asker kaçakları orduya geri dönmüştür.
Ayaklanmalar bastırılmıştır.
İç güvenlik sağlanmıştır.
Devlet organları işlemeye başlamıştır.
Vergi ve asker alımları kolaylaşmıştır.

Not 1: İstiklal Mahkemeleri ilk kez TBMM'ye karşı ayaklanmalar sırasında kurulmuştur.
Not 2: Tekalif-i Milliye Emirleri'ne karşı çıkmalar başlayınca İstiklal Mahkemeleri yeniden devreye girmiştir.
Not 3: Şeyh Said İsyanı sırasında İstiklal Mahkemeleri yine işlevini yerine getirmiştir.

Erzurum, Balıkesir ve Alaşehir Kongreleri

Erzurum Kongresi (22 Temmuz-7 Ağustos 1919)

Padişah, M.Kemal'in görevden alındığına dair buyruk çıkarmıştır ( 8 Temmuz 1919 ).
M.Kemal, İstanbul'a aynı gün, resmi görevinden ve askerlik mesleğinden istifa ettiğini bildirmiştir.
Hiçbir yetkisi kalmayan M.Kemal'e Kazım Karabekir, Kolordusu ile emrinde olduğunu bildirmiştir.
Doğuda Ermeniler'e karşı Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti mücadele veriyordu.
Ermeni tehlikesine karşı nasıl hareket edileceği konusunu belirlemek için Erzurum'da Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından Erzurum Kongresi düzenlenmiştir.

Kongrede Alınan Kararlar:

1. Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, asla parçalanamaz.
2. İstanbul Hükümeti, vatanın bağımsızlığını koruyamadığı takdirde, geçici bir hükümet kurulacaktır.
3. Manda ve himaye kabul edilemez.
4. Azınlıklara egemenliğimize engel olabilecek ayrıcalıklar verilemez.
5. Kuva-yı Millî'yi etkili ve milli iradeyi hakim kılmak esastır.
6. Mebusan Meclisi derhal toplanmalı ve hükümetin çalışmaları meclis tarafından kontrol edilmelidir.

Erzurum Kongresi'nin Önemi:

Kongre bölgesel yapılmasına karşılık, alınan kararlar yönüyle ulusal bir kongre özelliğine sahip olmuştur.
Kongrenin 1.maddesi, Misak-ı Millî'de de yer alan maddedir.
Manda ve himaye ilk kez reddedilmiştir (İngiliz mandası).
İlk kez bir hükümet kurma fikrinden bahsedilmiştir.
Doğu Anadolu'da kurulan milli cemiyetler, Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti çatısında birleştirildi.
Kongrede alınan kararlar Milli Mücadele'nin temelini oluşturmuştur.

Erzurum Kongresi'nin Sonuçları:

Kongrenin kararları tüm yurtta sevinçle karşılanmıştır.
İstanbul Hükümeti kongrenin meşru olmadığını ilan etmiştir.
İşgalci güçler, olayı geçici bir isyan hareketi olarak değerlendirmişlerdir.

Birinci (28 Haziran 1919) ve İkinci Balıkesir Kongreleri ( 26-31 Temmuz 1919)

Batı Cephesi'nde Yunanlar'a karşı mücadele eden Kuva-yı Milliye'nin örgütlenmesi, sevk ve idaresi ile ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla yapılmıştır.
Kongre, Hareket-i Milliye Redd-i İlhak adı altında toplanmıştır.

Kongrede Alınan Kararlar:

1. Yunanlar'ın işgali devam ettikçe seferberlik sürecektir.
2. Herkes askerlik göreviyle yükümlüdür.
3. Askerden kaçanlar yakalanınca ya yurt dışına sürgüne gönderilecek ya da Yunanistan'a teslim edilecektir.
4. Hareketi tek elden yönetmek için Merkez Heyeti kurulacaktır.

Balıkesir Kongrelerinin Önemi:

Balıkesir Kongresi'nde işgalci güçlere telgraflar çekilmiştir.
Kongre, padişaha bağlılığını bildirmiştir.
Kongre, Sivas'a delege göndermekte çekingen davranmıştır.
Kongre bağımsız hareket etmiştir.

Alaşehir Kongresi (16-25 Ağustos 1919)

Balıkesir Kongresi kararlarını pekiştirmek, düzenli askeri örgütü geliştirmek amacıyla toplanmıştır.

Kongrede Alınan Kararlar:

1. Yunanlar'a karşı mücadele devam edecektir.
2. Asker ve silah ihtiyacı karşılanacaktır.
3. Yunanlar'a karşı gerekirse İtilaf Devletleri'nden yardım istenecektir.

Alaşehir Kongresi'nin Önemi:

Kongre, İstanbul Hükümeti'ne karşı çıkmıştır.
Kongre, Sivas'a sembolik olarak katılma kararı almıştır.
Kongre bağımsız hareket etmiştir.
Balıkesir ve Alaşehir kongreleri Sivas Kongresi'nde örgütlenmeyi kolaylaştırmıştır.

Yavuz Sultan Selim

Yavuz Sultan Selim



Hayatını; İslama, Müslümanların birliğine ve dirliğine vakfeden Yavuz Sultan Selim, tarihimizin şanına şan katmış büyüklerimizdendir.
Yavuz Selim, Şehzadeliğinden itibaren Devlet meselelerine el atmış, bütün mevcudiyetiyle İttihad-ı İslâm (İslam birliği) için çalışmıştır...

Tarihlerin kaydettiği büyük cihangirlerden olan Yavuz Selim, aynı zamanda san'atkârdı. Hayatının gayesini manzum olarak şöyle dile getiriyordu:

"Milletimde ihtilâf ü tefrika endişesi

Kûşe-i kabrimde hatta bî karar eyler beni;

İttihadken savlet-i a'dayı defa çaremiz,

İttihad etmezse millet, dağdâr eyler beni"

Milletinin ihtilafı karşısında mezarında bile rahat edemeyeceğini söyleyen Yavuz, bütün hayatı boyunca İslam Âleminin İttihadı için "İla-yı kelimetullah" için çalışmıştır. Bu gayeleri içindir ki Yavuz, Şehzadeliği esnasında ferasetiyle, Devletin arasına ayrılık sokmak isteyenleri keşfetmiş, baştaki idarecilerin Şah İsmail fitnesine karşı kayıtsız kalmasına dayanamayarak idareye talip olmuştur.

1470'te babası II.Bayezid'in sancak beyi olarak bulunduğu Amasya'da dünyaya gelen Yavuz Selim, Annesi Dulkadıroğlu Ala'üddevle'nin kızı Ayşe hatun'un nezaretinde devrin meşhur âlimlerinden ders alarak yetişmiştir.

Babası padişah olunca Şehzade Selim'i Trabzon sancak beyliğine atadı. Şehzade Selim sancakbeyi iken Anadolu'da Şah İsmail fitnesinin gittikçe yayıldığını ve Devletin istikbali için büyük tehlike oluşturduğunu görmüş ve başta pederi Sultan II.Bayezid olmak üzere, idarecilerin bu tehlikeye dikkatlerini çekmiştir. İdarecilerde bu tehlikeyi fark edecek feraseti göremeyince, kardeşleri Şehzade Ahmed'le Korkutun da Devletin düşmanlarından ziyade taht ile meşgul olduklarını görünce idareyi fiilen ele almaya karar vermiş ve bu kararını icra safhasına koymak için çalışmalara başlamıştı. Askerler, mertliğini, kahramanlığını yakinen bildikleri bu cihangir Şehzadenin idareyi ele almasını arzulamaktaydı. Çetin mücadeler neticesinde Şehzade Selim, 24 Nisan 1512'de tahta çıkmış ve 9. Padişah olarak Osmanlı tahtına oturmuştur.

Birlik yolunda...

Tahta oturuşundan 22 Eylül 1520'de vefatına kadar, 8 yıl içerisinde zaferden zafere koşan bu şanlı padişah, Devlet sınırları dahilindeki ve haricindeki ayrılığın kökünü kazıyarak "İTTİHAD"ı sağlamaya muvaffak olmuştur.

İlk olarak Devlet sınırları dahilindeki kargaşalığı halleden Yavuz Selim daha sonra devletin doğu hududundaki, fitne kaynağı İran üzerine yürümüş, 23 Ağustos 1514'te Şah İsmail'i Çaldıran'da perişan ederek, bu hile kaynağına kuvvetli bir şamar vurmuştur.

Daha sonra İslâm âlemi ve İslâm âleminin bayraktarlığını yapan Osmanlı devletine karşı düşmanca tavır izleyen Memlüklüler üzerine yürüyen Yavuz, 24 Ağustos 1516'da Mercidabık ve 22 Ocak 1517'de Ridaniye zaferiyle bu devlete son vererek Müslümanlar arasındaki bir sınırı daha ortadan kaldırmıştır.

29 Ocak 1516'da son Abbasi halifesi III.Mütevek-kil'alallah'dan halifeliği devralan Yavuz Selim, böylece, "Hâlife-i Müslimin" olarak Devleti namına İslam âleminin mânevi reisliğini de yüklenmiştir.

Mukaddes Beldeler; Mekke, Medine ve Kudüs'ü Devletin sınırlarına dahil eden Yavuz Selim kendi tabiriyle "Hâdimü'l Haremeyni'ş-şerîfeyn" sıfatını da almıştır.

İçerisinde Peygamber Efendimizin Hırka-i şerifi, kılıcı ve diğer eşyalan bulunan "Mukaddes Emanetleri" de, "Halife-i Müslimîn" sıfatıyla alarak İstanbul'a getirmiştir. "Emânat-ı Mukaddese"nin nakli ve

daha sonra Topkapı sarayında hususi yerine yerleştirilmesi esnasında gösterdiği hassasiyet dikkate şayandır.

Yavuz Sultan Selim, "Emanât-ı Mukaddese" nin Mısırdan İstanbul'a nakli esnasında yol boyu durmaksızın Kur'an-ı Kerim okutmuş, daha sonra Topkapı sarayında, bu mukaddes emanetler için "Hırka-i Saadet" dairesini yaptırmıştır. Dairenin inşası esnasında geceli gündüzlü bizzat inşaatla ilgilenmiştir. Daha sonra "Hırka-i Şerif dairesinde 24 saat aralıksız Kur'an-ı Kerim okutmuş, bu vazife için 40 hafız tayin etmiştir. Kırkıncı hafız olarak ta bizzat kendisi Kur'an-ı Kerim okumuştur.

Yavuz Selim; Hususu hayatındaki sade giyimi ve yaşayışıyla, âlimlere gösterdiği hürmet ve onlara verdiği değerle, İslama bağlılığıyla, Vatanının bekası, milletinin saadeti için çalışmasıyla, harp meydanlarındaki cihangirce davranışlarıyla, usta kumandanlığıyla, ilmiyle, faziletiyle kendinden sonraki nesillere örnek olmuş şanlı büyüğümüzdür.

O'nu harp meydanlarında en ön saflarda, yalınkılıç harp ederken görür gibi olur, heyecandan titreriz. Şah İsmail üzerine yürürken askerlerin sabatsızlığı karşısında;

"Ehl-ü ıyâl" kaydünde olanlara desturdur, gerü karularunun yanıma getsünler! Biz buraya gerü dönmek içün gelmedük! Rahat isteyen bu yola yaraşmaz! Bizi isteyüp yolumuzda can ve baş fidâ idecek yiğitler ölümden havfitmez. Ölümden korkanlar geri dönsün! Düşmanla çarpuşacak merdler benümle gelsün! Eğer içünüzde er yoğ ise ben yalunuz gidenim!" dediğini hatırlayarak sarsılmaz azmi karşısında hayranlık duyarız.

Âlime hürmet ederdi

Cenk meydanlarının bu namlı cengâverini âlimler yanında halim selim görmekteyiz. Mısır seferinden dönüşte çamurlu bir yolda İbn-i Kemal'in atının ayağından sıçrayan çamurun Padişah'ın kaftanına bulaşması üzerine telaşa kapılan değerli âlime, "Efendim telaş etme. Âlimlerin atlarının ayaklarından sıçrayan çamurlar bizim için şereftir. Padişahlar her zaman âlimlere muhtaçtırlar" dediğini ve daha sonra bu çamurlu kaftanın vefatında sandukası üzerine örtülmesini vasiyet ettiğini hatırlayıp âlime hürmetin derecesini takdirden âciz kalırız...

İlme âşık Yavuz Selim, âlimlere de son derece kıymet vermiştir. Devlet işlerinden arta kalan vaktini âlimlerle sohbet ederek geçirmiştir. Edebiyata meraklı, aynı zamanda "Farsça" divan sahibi bir şairdir.

Herhangi bir hususta karar vermeden önce iyice düşünen, ehil kişilere danışan karar verdikten sonra ne pahasına olursa olsun karan tahakkuk ettirmek için çalışan azim sahibi bir padişahtır.

Sefere çıkmadan önce, sefere çıkacağı ülkeler hakkında geniş çapta araştırma yaptırması kendisine büyük zaferler kazandırmıştır. Mısır'ın fethinden evvel Müverrih İbn Tağribirdi'nin "Al-Nucûm a-zâhira" adlı eserini Türkçeye tercüme ettirmiştir.

Yavuz Sultan Selim 8 yıllık idaresi esnasında

devletin hudutlarını Asya, Avrupa ve Afrika'da binlerce kilometrekare genişletmiştir. Vefatı anında Devletin üç kıtada yüz ölçümü; Avrupa'da 1.702.000 km2, Asya'da 1.905.000 km2 Afrika'da 2.950.000 km2 olmak üzere toplam 6.577.000 km2'ye ulaşmıştı...

İslâm âleminde birliği temin ettikten sonra, Batıya yönelen Yavuz'un Avrupa üzerine çıktığı sefer-i Hümayun esnasında sırtından çıkan "Şirpençe" çıbanı yüzünden hastalanmış ve Çorlu ile Uğraş nahiyesi arasındaki Sırt köyünde Beka âlemine göçmüştür.

Son ânı

Vefatından önceki hali, bu şanlı padişahın şahsiyetini gösteren canlı bir misaldir. Cenab-ı Hakkın huzuruna çıkma anının geldiğini hisseden Yavuz, nedimi Hasan Can'dan Yasin suresini okumasını istemiştir. İlk okuyuşa kendisi de iştirak etmiş, ikinci okuyuşta "Selâmım kavlen min Rabbirrahîm" âyeti okunurken ruhunu Rahmana teslim etmiştir.

Son nefesinden önce Hasan Can'ın "Cenab-ı Hakk'la birlikte olmak anının geldiğini" söylemesi üzerine: "Bizi kiminle bilürdün" sözü Yavuz'u fazla tafsilata lüzum kalmadan tanıtan veciz bir cümledir...

Vefatını müteakip, şimdiki Yavuz Selim semtinde, Yavuz Selim Camii bahçesinde Kanûnî'nin yaptırdığı türbeye defnedilmiştir.

Bu şanlı büyüğümüzü hürmetle yâdedip Cenab-ı Hak'tan rahmet dilerken mevzuu Yahya Kemal'in 16.Asır Türkçesiyle, Yavuz Sultan Selim'in vefatı hakkında yazdığı "RIHLET" şiiriyle noktalayalım. Şöyle diyor Yahya Kemal "Rıhlet" şiirinde:

Bir gün çalındı nevbet-i takdir rıhlete

Ukbâda yol göründü Huda'dan bu davete

Doldukça doldu gözleri eşk-î firak ile

Kudretlü pâdişâh veda etti millete

Tevhîd maksadıyle geçirmişti ömrünü

Refetti ermegaanını dergâh-ı vahdete

Ray âtı gölgesinde fedâ-yı hayât eden

Ervaha pişdar olarak girdi cennete

Yekser riyâz-ı huld-i berin oldu cilvegâh

Her cenkten getirdiği binlerce râyete

Dîdâr-ı Fahr-ı Âlem'i görmekti gaayesi

Gark-ı huşu' çıktı huzûr-ı Risâlete

Alnında öptü fahrederek Fahr-ı Kâinat

Şâbâş sundu sarfedilen bunca himmete

Dîvân-ı Hak'da mağfiret-i Kirdigâr'dan

Şâyeste gördü cürm ü günâhın şefaate

Dür olmasıyle böyle büyük pâdişâhdan

Garkoldu nâs mâtem-i bî-hadd ü gaayete

Yer yer misâl-i bîd-i hazân oldu tuğlar

Sultan Selim'e girye-künân oldu tuğlar

Kanuni Sultan Süleyman

Kanuni Sultan Süleyman


16. asır, tarihimizin en parlak devresi... Bu devreye 46 yıllık saltanatı ile mührünü basan şanlı hünkâr... Avrupalıların, "Muhteşem" sıfatını kullandıkları Sultan Süleyman...
Karadeniz'in şirin vilayetlerinden ve Osmanlı Devleti sancaklarından Trabzon'da 6 Kasım 1494'te dünyaya gelen küçük yavruya isim düşünülmektedir. Bu erkek çocuğun babası, geleceğin "Yavuz"u olacak olan Şehzade Selim'dir. Sancak Beyi olarak Trabzon'da bulunmaktadır. İsim için eskiden beri devam ede gelen bir an'aneye başvurulur ve Kur'an-ı Kerim'den tefe'ül edilir. Açılan sahifedeki "İnnehu min Süleyman..." âyetinden alınarak yavruya Süleyman ismi verilir...

Şehzade Süleyman henüz küçük yaşlarından itibaren şanlı pederinin bırakacağı muazzam Devletin becerikli idarecisi olacak şekilde yetiştirilir. Mükemmel dinî kültürün yanında san'at da öğretilir istikbalin Kanunisi'ne... Hocası Mevlânâ Hayreddin O'na dinî ilimleri öğretmiştir. Ayrıca devrin meşhur âlimlerinden müspet ilimleri tahsil etmiştir. San'at olarak ta kuyumculukta karar kılınmıştır. Bu san'attaki ustasıyla Şehzade Süleyman arasında cereyan eden bir hadise hayli enteresandır. Şehzade Süleyman, ustasının verdiği vazifeyi yapmayınca ustası, "Sana bin sopa vuracağım" der. Bunu duyan Şehzade Süleyman'ın annesi Hafza Hatun ustadan evladının affını rica eder ve ustaya bin altın verir. Fakat usta yemin etmiştir. Yemini yerine getirmek için bir formül bulur ve çırağı Şehzade Süleyman'dan altınları yüz ince tel haline getirmesini ister. Ustanın isteği yerine getirilince, usta bu yüz altın telle Şehzadeye on kere vurur...

Şehzade Süleyman dedesi III.Bayezıd'ın sağlığında Devlet idareciliğine ilk adımı atmıştır. Evvela Şebinkarahisar, ardından Bolu sancak beyliğine tayin edilir. Bu iki tayine de amcası Şehzade Ahmet itiraz etmiştir. Tahta oturmayı ümid eden Şehzade Ahmed, yeğeninin, Yavuz Selim hesabına ümidini engelleyeceğini hesaplamaktadır... Ve şehzade Süleyman Kefe sancakbeyliğine tayin edilir. Henüz çocukluk çağındaki Şehzade Süleyman sancak beyliğinden önce yine henüz Şehzade olan pederi Şehzade Selimin Şah İsmail ordusunu Erzincan'da darmadağın ederken de yanı başındadır...

Yavuz Sultan Selim'in padişahlığı esnasında; Şehzade Süleyman padişah'ın payitahtta bulunmadığı sıralar babasına vekalet etmiş, daha sonra Saruhan sancak beyliği vazifesi ile Manisa'ya gönderilmiştir.

Tahta oturuşu ve sonrası

Yavuz'un 22 Eylül 1520'de vefatı üzerine Şehzade Süleyman 30 Eylül 1520'de Osmanlı tahtına oturmuştur. İlk icraat olarak adalet işlerini yoluna koymuş ve iç huzuru sağlamak için uğraşmıştır. 6 Şubat 1521 de Canbirdi Gazali isyanının bastırılmasından sonra üç kıtada 46 yıl boyunca devam edecek seferlere başlamıştır.

Kanunî, 7 Eylül 1566'da vefatına kadar 13 "Sefer-i Hümâyûn'a" çıkmıştır. Bu seferlerin neticesinde dört bir yanda kazanılan zaferler ve yapılan fetihlerle Devlet ihtişamın zirvesine ulaşmıştır. Garpta Belgrad'ın, Rodos'un fethedilmesi, Mohaç zaferinin kazanılması, Estergon seferi neticesinde alınan topraklar ve Viyana kapılarına dayanış... Doğuda ve Güneyde; İran üzerine yapılan seferlerle doğu hududunun sağlamlaştırılması... Akdenizdeki fetihler... Afrika kıtasındaki fetihler... Bütün bu fetihlerle Kanuni pederinden devraldığı topraklara; Trablusgarb'ı, İrak'ı, Cezayir'i... Anadolu'da Van'dan Ardahan'a kadar kuzey ile kuzeydoğu topraklarını, Batı'da; Macaristan, Erdel, Belgrad havalisini, Rodos'u, Adalar denizinde

en mühimi Sakız olmak üzere çeşitli Venedik ve Ceneviz sömürgelerini... Akdeniz'de büyük ehemmiyeti olan Cerbe adasını ilave etmiş; Akdeniz'le Kızıldeniz'i ve Basra Körfezini birer Müslüman Türk gölü haline getirmiş; Osmanlı sancağını Umman ve Hint denizlerinde dalgalandırmıştır. Doğu sınırında çıbanbaşı olan Safevileri büsbütün sindirmiş ve İspanya krallığı ile Almanya imparatorluğuna ve Avusturya devletine, Osmanlı Devletinin hakimiyetini kabul ettiren anlaşmalar imzalatıp haraca bağlamıştır. Geriye hudutlarında güneş batmayan muhteşem bir Devlet bırakan bu idarecilerin devresinde Osmanlı Devleti "süpergüç" olmuştur.

Osmanlı Devleti Kanuni devrinde adaletiyle, idaresiyle, iktisadi faaliyetleriyle, ilim, kültür, san'at faaliyetleriyle bütün dünyaya örnek olmuştur.

Kanuni rahat döşeğinde ölümü hazmedememiş, Hakkın emanetini harp meydanında teslim etmek istemiş ve öyle de olmuştur. Son "Sefer-i Hümayun'da" ordu Zigetvar kalesi önlerindeyken top, tüfek sesleri, kılıç şakırtıları arasında teslim-i ruh etmiştir. Vefatının akabinde de kale fethedilmiştir.

Kanuni harp sanatındaki mahareti yanında, san'atkarlığıyla da tanınır. Aynı zamanda usta bir şairdir. "Muhibbi" mahlasıyla (takma ad) yazdığı şiirlerde san'atının ve fikrinin pırıltılarını görmekteyiz. Bütün hayatı boyunca adımlarını, Allah rızası için atmaya çalışmış olan bu cihangir padişah Tevhid uğruna her fedakârlığı göze almaktan çekinmemiştir.

Bir şiirinde şöyle der:

"Halk içinde mü'teber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Saltanat dedikleri ancak cihan gavgaasıdır

Olmaya baht-u saadet dünyada vahdet gibi"

Hak için, "İla-yi kelimetullah" için çalıştığını hareketleriyle gösterdiği gibi, fikrini "Muhibbi" mahlasıyla yazdığı şiirlerinde sık sık işlediğini görmekteyiz. Kanuni, şu meşhur şiirinde niyetini açıkça belirtmektedir:

"Allah Allah diyelim, sancak-ı şahı çekelim,

Yürüyüp her yandan Şark'a sipahi çekelim

İki yerden kuşanalım yine gayret kuşağın,

Bulaşıp toz ile toprağa bu rahı çekelim,

Payimal eyliyelim kişverini sürhserin,

Gözüne sürme deyu dûd-ı siyahı çekelim.

Bize farz olmuş iken olmamız İslâm'a zahir

Nice bir oturalım bunca günahı çekelim!

Umarım rehber ola bize Ebübekr ü Ömer

Ey Muhibbi, yürüyüp Şark'a sipahi çekelim!"

Bu büyük hükümdarın devrinde yüzlerce büyük şahsiyetler yetişmiştir. Edebiyyata; Fuzulî, Bakî... İlim'de; Zenbilli Ali Efendi, İbni Kemal ve Ebussuud Efendi... Mimaride; Koca Sinan... Tarih'te; Selanikî Mustafa, Âli, Celâlzâde Mustafa, Nişancı Mehmet... Coğrafyada; Pîri Reis... Denizcilikte; Barbaros Hayreddin Paşa ve Turgut Reis... Önde gelen isimlerdendir.

Şair Padişahlardan Kanûnî'nin meşhur Beyti:

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

İlme ve buna bağlı olarak âlimlere ve san'atkarlara büyük değer veren Kanuni Devrinde Osmanlı sınırları yüzlerce san'at eserleriyle süslenmiş, yüzlerce eser yazılmıştır. Mimari sahasındaki başlıca eserler; Süleymaniye Külliyesi, Babasının namına yaptırdığı Sultan Selim Camii, oğullan Şehzade Mehmed ve Cihangir namına yaptırdığı camiler... Kızı Mihrimah Sultan namına yaptırdığı Edirnekapı ve Üsküdar'daki camiler, Haseki Sultan Camii ve medresesi ve her tarafa dağılmış, köprüler, medreseler, tekkeler...

Şan ve şerefle dolu bir devri ve Hak âşığı şanlı hünkarı anlatmaya ciltler dolusu yazılar yetmez. Biz Kanuni hakkındaki yazımızı taşıdığı mânâ itibariyle vasiyeti ve bir şiirle noktalayalım.

Kanuni hastalığı esnasında Ebussuud efendiye bir sandık teslim ederek vefatında bu sandıkla gömülmesini vasiyet etmiştir. Vefatı takiben ulema arasında yapılan tartışmalar neticesinde, dinimizde eşya ile gömülmek caiz görülmediğinden sandık kabre konulmaz. Fakat merak üzere açılır. İçindekileri gören Ebussuud efendi göz yaşlarını tutamaz. Sandıkta. Kanuni'nin verdiği hükümler için aldığı fetvalar vardır. Ebussuud efendi ağlayarak "-Süleyman sen kendini kurtardın biz ne yapacağız..." der...

Kanuni için ağlayanlardan birisi de şair Baki'dir. "Kanuni Sultan Süleyman Mersiyyesi" ile hislerini dile getirmiştir. Bu meşhur manzumenin altıncı bendinin son beyitleriyle yazımızı noktalayalım:

Şöyle diyor Baki şanlı hünkar için:

"Dest-i fenada merg-i hevâ durmayıp döner

Tiğın Huda yolunda sebil etti canları

Şemşîr gibi rûy-ı zemine taraf taraf

Saldın demir kuşaklı cihan pehlivanları

Aldın hezâr bütkedeyi mescid eğledin

Nâkus yerlerinde okuttun ezanları

Âhir çalındı kûs-ı rahîl ettin irtihâl

Evvel konağın oldu cinân büstanları

Minnet Hudâya iki cihanda kılup saîd

Nâm-ı şerifin eyliye hem gazi hem şehid"